3 Kasım 2019 Pazar

YEDİNCİ KITA’YI SİZİN İÇİN GEZDİM


İçinde bulunduğumuz günlerde İstanbul’da yerli ve yabancı sanatçılar ve sanat meraklıları için önemli sanat organizasyonları var. İki yılda bir düzenlenen ve her düzenlendiği yıl İstanbul’un sanat hayatına renk katan Bienalin bu yıl 16.cısı düzenlendi ve 25 ülkeden 56 sanatçının eserleri ile sanatseverlerle buluştu.

16. İstanbul Bienali 14 Eylül- 10 Kasım 2019 tarihleri arasında M.S.G.S.Ü İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Pera Müzesi ve Büyükada’daki mekanlarda devam ediyor.  

İstanbul Bienali’nin bu seneki konusu insan ve insan dışındaki dünyanın iletişimi ve ekoloji kavramı. Bienal Küratörü Nicolas Bourrioud Bieanal’in ana kavramsal metininde ana temayı Antroposen olarak belirledi.

Antroposen terimi ilk kez Paul Crutzen ve E.F. Stoermer tarafından 2000 yılında ortaya atıldı ve 2002 yılında Nature adlı bilimsel yayındaki makalede yer aldı. Crutzen ve Stoermer içinde bulunduğumuz jeolojik zaman diliminde insan faaliyetleri yüzünden yer sistemleri döngülerinde (örneğin karbon döngüsü, nitrojen döngüsü vb.) meydana gelen düzensizliklerden bahseder. Bu düzensizliklerden birisi de insan kaynaklı iklim değişikliğidir. Okyanusların asidifikasyonu, habitat ve biyoçeşitlilik kayıpları, topraklardaki eşi benzeri insanlık tarihinde görülmemiş kimyasal ve fiziksel değişimler de bu düzensizliklerden sadece bazılarıdır. İnsanoğlunun yer kabuğunda doğanın diğer güçleri kadar ve hatta daha fazla etki bıraktığı bu yeni zamanın isminin Antroposen olması gerektiği savı bu nedenle ortaya atıldı.

İçinde bulunduğumuz bu güzel mavi gezegene ne denli acımasızca zarar vermemizin Bienal’in ana teması olarak seçilmesi ve Bienal ile eş zamanlı organize edilen etkinliklerde yine bu konu çerçevesinde yapılan söyleşiler, filmler kaçırılmaması gereken fırsatlar.


Bienal’in bu yıl ana teması ‘’Yedinci Kıta’’ yani Pasifik Okyanusu’nun akıntıları sonucu okyanus ortasında anakaralardan oldukça uzakta oluşan bir plastik yığınının adı artık Yedinci Kıta.

Bienal sergileri – paralel sergiler ve seminerler, söyleşiler, kısa filmler Bienal etkinlikleri arasında, bunlardan biri Jeremy Narby, Suzanne Husky, Elizabeth A. Povinelli, Ursula Mayer, Umut Yıldırım, Elmas Deniz, Patrick Degeorges, Johannes Büttner  katılımıyla gerçekleşen ‘’Yedinci Kıta’’ ya dikkat çekmek üzere gerçekleşen diyaloglar, katılımcılar mavi gezegenimize verdiğimiz zararı bir kez daha göz önüne çıkarmak üzere, çevre kavramına ve kirliliğine dikkat çeken paylaşımlarda bulundular. Kainatın başlangıcı, sonu ve doğa kültür kavramlarını kendi yorumları ve bakış açılarıyla işlediler tıpkı Bienal mekanlarında eserleriyle yer alan sanatçılar gibi.

Bienal Mekanı olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim Heykel Müzesi, Salıpazarı 5 numaralı antrepo binası Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 11 Mayıs 2012 tarihindeki kararı ile Mimar Sinan Üniversitesi’ne tahsis edilmiş ve Emre Arolat Mimari Grubu’nun restorasyonu ile bugünkü halini almıştır. Mekan, geniş pencereleri, çelik iç mimarisi ve ham beton kiriş ve kolonlarıyla bence Avrupa’nın en modern ve özgün sergi alanlarından biridir.

16. İSTANBUL BİENALİ MİMAR SİNAN RESİM HEYKEL MÜZESİ’NDE DİKKAT ÇEKEN İŞLERİ İLE KADIN SANATÇILARDAN BİR SEÇKİ

Bu dönem hazırlamakta olduğum bitirme projesi kapsamında tüm dikkatim kadınların tarihsel, sosyal ve sanat alanındaki rolleri üzerinde olduğu için Bienal ziyaretlerimde pozitif ayrımcılık yaparak kadın sanatçıların eserleri üzerinde yoğunlaştım. Dünyayı yeniden kurtacak olanların yine kadınlar olduğunu düşündüğüm için kadın sanatçıların çevre kirliliği konusunda nelere dikkat çektiklerini göstermek istedim.

CLAUDIA MARTINEZ GARAY

1983 yılında Peru’nun Ayacucho şehrinde dünyaya gelen Garay, günümüzde Amsterdam’da hayatını sürdürmektedir. Sanatçı, eserlerinde hafıza ve tarihin, imgeler ve kültürel yapıtlarla arasındaki ilişkileri ele alır. Sanatçının 16. İstanbul Bienali’nde sergilenen Yaratıcı başlıklı eseri, hayatta kalmak için yaşam ve ölümün değiş tokuş edilmesini önemli gören Moçe kültüründeki ahiret inancını anlatır. Sergilenen eserde yerleştirme, yerel bitkilerin kesilmiş baskılarının yanında savaşçı ve hayvan portrelerinin dinlenir ve uyur halde bulunduğu kazılmamış bir alanı anlatırken seramik parçalar ise  Peru’dan yağmalanarak yurtdışındaki müzelere satılan gerçek seramiklerin kalıntılarını ele alır.

Garay, yapıtlarında Peru’nun sosyo-politik hafızası ve tarihi ile yapıtlarının gayriresmi görsel arşivlerle olan ilişkisini inceler. Böylelikle sanatçı yerleştirme ve videolarında geçmiş hakkında tahminler yapar. 

Sanatçının eserinin bendeki çağrışımı, farklı dinlerden ve ülkelerden olsalar da aslında insanların temelde aynı inançlara sahip oldukları ve bu inançlarla aynı korkuları yıllar boyu yaşadıkları oldu.


 ÖZLEM ALTIN

1977 yılında Almanya’nın Goch kentinde dünyaya gelen Özlem Altın, günümüzde Berlin’de yaşamaktadır. Özlem Altın, mekana özgü yerleştirmelerinde, var olan alıntıları farklı bir amaca hizmet edecek biçimde baştan düzenliyor. Bu alıntıların pek çoğu sanatçının bir aktarım, iletişim, yankı, yansıma ve geribildirim alanı olarak gördüğü insan bedeni ile ilgileniyor.

İzleyiciye, insan bedeninin sürekli bilgi ve işaretler gönderdiğini, dokunma duyusunun ise iletişimin olmazsa olmaz bir yönü olduğunu hatırlatıyor. Sanatçının geçiş anlarını vurgulayan çalışması ise başka alanlara açılan alanlar olarak portallar nosyonunu ele alıyor.

 
Özlem Altın, bence geniş bir buluntu imge koleksiyonundan seçtiği, internetten aldığı kopya ve baskıları yoğun kolajlar ve karışık yerleştirmeler içinde kavramsallaştırıp ana malzemenin içinde hiçbir hiyerarşi gözetmeden resim ve fotoğrafları yan yana koyup insanın varoluşunun iç durumlarını ve dışsal kısıtlamalarını meydana çıkartmayı amaçlamakta. Bu anlamda bir Türk kadın sanatçı olarak farklı bakış açısını Bienal ziyaretçilerine sunmakta. Sanatıyla çağrışımsal bir görsel anabilim geliştirmiş olduğunu ispatlıyor.



ELMAS DENİZ


1981 yılında Bergama’da dünyaya gelen Elmas Deniz, İstanbul’da yaşamaktadır. Çalışmalarında ekonomi ve doğa arasındaki kesişimleri  araştıran Deniz, ekonomik sistemin algımızı belli belirsiz bir manipülasyon üzerinden sürekli olarak yeniden şekillendirdiğini sorgular ve değerin dağılımındaki yanıltıcılığa ışık tutar ve deniz, insan-doğa ilişkisi, tarih boyunca doğa fikri ve ekolojik kaygılar konusunda çalışmalar yapar.

Elmas Deniz, kavramsal çalışmalarında kapitalizmin getirdiği ekolojik değişimlerden bahseder. İnsan eliyle coğrafyanın değiştirilmesini ve doğanın uğradığı tahribatı inceler. Bu süreçte 2 yapıt sergilemektedir. İlki, İstanbul’un Şişli’den Taksim Meydanı’na kadar olan bölgesini kapsayan üç boyutlu rölyeftir. Rölyefte günümüzde üzerinden yolların geçtiği nehir ve dere yatakları işlenmiştir. Diğer çalışmada ise Bergama yakınlarındaki bir derede olan çok parçalı bir duvar yerleştirilmesini işlemiştir. Yapıt, daha çok doğa veya insan kaynaklı çevresel dönüşüm ve tükenişlerden bahseder.

Bienal kapsamında seçtiğim ikinci Türk kadın sanatçı olan Elmas Deniz’in özellikle Şişli’den Taksim’e üçboyutlu rölyefi bence sergideki en dikkat çekici eserlerden biriydi, üç boyutlu rölyef ahşap oyma tekniği kullanılarak oluşturulmuş ve şehrimizin ilk halinin üç boyutlu modeli olma özelliği ile bence bütün şehir bölge planlamacılarının ilgi odağı olmaktadır. 





JENİFFER TEE
1973 yılında Hollanda’nın Arnhem şehrinde dünyaya gelen Jeniffer Tee, 
Amsterdam’da hayatını sürdürmektedir. Tee, eserlerinde kültürel melezlik, kimlik ve dil
deneyimleri ile insanlar, metalar ve doğadan nesneler arasındaki ticaret rotalarını ele alır.

Tee sergideki yapıtlarında ise lale motifini işliyor, sanatçının sergilediği kurutulmuş 
lale yapraklarıyla oluşturduğu kolajlar, Sumatra’ nın tampan ve palepai adlı dokuma 
kumaşlarında işlenen desenleri temel almakta.Sanatçı eserlerinde yeni hayatlara 
yelken açan ruhları tasvir etmekte. Aynı zamanda Tee, Hollanda’daki Hortus Bulborum 
adlı müze bahçesinde yaptığı araştırmada birkaç dansçının icra ettiği bir eko-şiir 
performansı için Jane Lewty ile iş birliği yaptı ve bu yapıtlarının yanında ziyaretçilerin 
üzerine ulaşabilecekleri bir el örgüsü halı sergilemekte.
Ayrıca Tee’ nin ürettiği nesneler ruhun yolculuğunun maddi temsilleri olarak düşünülmektedir.
Bence Jenifer Tee’nin eserleri gerek kolajlardaki detay çalışmaların gerektirdiği emekle 
ve eserlerin alt metnindeki ince ruhunun esere yansımasıyla çok dikkat çekici. 
Bienal ziyaretçilerinin atlamaması gereken eserler.








MARIECHEN DANZ

1980 Yılında İrlanda’nın Dublin şehrinde dünyaya gelen Danz, şu anda Berlin’de yaşamaktadır. Danz’ın eseri Haliç Tersanesinde bulunan 2455 adet tuğladan oluşur. Bu tuğlaların her birinin üzerinde insan organlarının modelleri ve insan bedeninin imgeleri vardır. Bu imgeler tuğlalara bir damga gibi basılmıştır. Tuğlalar bedenin fosilleşerek mimari yapılara dönüştüğü bir semboller sistemi oluşturarak çevremizin oluşumunda insan emeğinin oynadığı rolü vurgulamaktadır.
Sanatçının bu yerleştirmesinin yapım süreçlerini cisimleştiren çok sayıda figüratif heykel ve eski rasathanelere ve haritacılık araçlarına gönderme yapan bir ölçüm aleti eserin tamamını oluşturur. Yapıt insan formuna ve onun geleceğine dair ileriye dönük bir anlayış kurmak için geçerliliğini yitirmiş bilgi sistemlerine değiniyor.

Bence Danz’ın yerleştirmesi Bienal’de gerek ayrılan alanın büyüklüğü, gerekse kullanılan malzemenin (2455 adet tuğla) derin anlamlar taşıyan yerleşimi ile vermek istediği mesajları ziyaretçilerde izler bırakarak veren,en etkili sergi alanlardan biriydi. 







Bienal ziyaretim bana bir kez daha hatırlattı ki, hayatımızda kadının her konuda ve her alandaki kaptanlığı kadın sanatçıların Bienal’deki eserlerinde de kendini fazlasıyla hissettirmekte. Kadın sanatçıların eserlerindeki ince ve etkileyici üslup tüm ziyaretçileri derinden etkilemekte. Umarım erkekler olarak dünyamıza ve kadına artık çok daha fazla özen göstermemiz gerektiğini anlamışızdır.

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Yeni yaşın kutlu olsun...

26 AĞUSTOS 1924


Milli mücadelemizin 100. yıldönümü dolayısıyla tarihimizde zaferlerle dolu olan Ağustos ayında Ankara’yı ziyaret ettim. Amacım Anıtkabir başta olmak üzere Cumhuriyet tarihimizin başlangıcına yolculuk yapmaktı.

Ankara’da Cumhuriyet tarihimiz yakından ilgilendiren 1. Meclis ve 2. Meclis’i, ardından Kurtuluş Savaşı Müzesini ziyaret ettim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün; ‘Savaş, hayati ve zaruri olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir.’  tanımlaması, 1919-1922 yılları arasında yaşanan Kurtuluş Savaşı’nı özetler. Türk milleti, ülkesini ve benliğini tamamen kaybetme tehlikesiyle karşılaştığı an (13 Kasım 1918) Atatürk, yakın geleceği sezen ve yetkileri elinden alınan genç bir komutan olarak ‘Geldikleri gibi giderler.’  sözünü söyledi. Bu söz, kendine güvenen bir lidere aitti ve Atatürk öngörülerinde haklı çıkıp 2023 yılında ilk yüzyılını geride bırakacak çağdaş bir ülke yarattı.

Bağımsızlık yolunda savaşmak kadar önemli bir diğer konunun yeni bir Cumhuriyet kurduktan sonra ekonomik savaşı da kazanmak olduğunu gözlemledim.

Ziyaret Planımda olmadan karşıma çıkan değerli ve özel bir müze...

İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi

Milli Mücadelemizin 100.yıldönümünde Ankara Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi’nin ziyaret etmek benim için büyük bir kazanım oldu.

Milli Mücadelenin 100. Yılı isimli sergi, müzede dolaşırken ülkesinin tarihini araştıran ve okuyan bir Türk genci olduğum halde yeni bilgiler edinmemde çok faydalı oldu; bu bilgileri destekleyen daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet tarihine ait fotoğraflar beni çok etkiledi.

İş Bankası’nın Ankara Ulus / Altındağ’da 3. Genel Müdürlük binasında bulunan müzesi 6 katlı ve her katında farklı konular işlenmiş. Müzenin zemin katında Türkiye İş Bankası’nın kuruluş döneminden günümüze kadar gelişiminden bahsedilmekte;

1. Katında 1912-1913 Balkanlar Savaşı, 1914-1918 Büyük Harp ve 1918-1919 Mondros Ateşkes Antlaşması konulu sergiler ile tarihsel gelişimi ile ele alınmış.
2. Katta ise Mütareke Başkenti özetlenmiş,
3. Kat ise 19 Mayıs 1919 Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasıyla başlayan Milli Mücadele ve Milli Mücadelenin 100.yılına ayrılmış,
4. Katta üç cephede düzenli ordu,
5. Katta Diplomasi Savaşı, 6.katta ise Cumhuriyet’in kuruluşuna ait eserlerin bulunduğu sergi tarihimize ışık tutuyor.

Müze içerisinde  İş Bankası’nın kurulduğu günden itibaren Genel Müdürlük ve önemli şubelerinin bina maketlerini de gördüm; müzede Cumhuriyetin ve İş Bankasının tarihine mini bir yolculuk yaptım.

Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olan Türkiye İş Bankası, Atatürk'ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. İş Bankası Celal Bayar'ın  liderliğinde iki şube ve 37 personel ile hizmete başladı. Nominal sermayesi 1 milyon TL'ydi. Bu sermayenin fiilen
ödenen 250 bin TL'lik bölümü ise bizzat Atatürk tarafından karşılandı.

Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi ziyaretimde tarihten günümüze yolculuk yapmanın yanı sıra  Cumhuriyet Tarihimizdeki başarılara ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e olan hayranlığım arttı; dönemin gazetelerini inceledim, dönem içerisinde kullanılan telefonlardan başlayarak teknolojinin gelişimi ile kullanılan tüm banka aletlerini de gördüm, İş Bankasının 95 yıl içinde kullandığı reklamları inceledim, böylelikle İş Bankası’nın gelişimini net bir şekilde anlamış oldum.
İş Bankasının 95. Yaşını kutladığı bu doğum gününde hepinize Ankara’da ki bu bilgi dolu ve keyifli müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

Daha nice yıllara doğum günün kutlu olsun İş Bankası...



10 Ağustos 2019 Cumartesi

ANKARA’DA YAVAŞ YAVAŞ DEĞİŞİM RÜZGARLARI




                               Pembe gökdelenin sağ köşesinde Anıtkabir'i görebiliyor musunuz?

Ankara, 1920 yılından günümüze modern Türkiye’nin başkentidir. 5000 yıllık insanlık geçmişi olan Ankara, Anadolu’nun ortasında yer aldığı için kurulan medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Türkiye’nin ikinci en büyük şehri olan Ankara’da beş milyona yakın insan yaşar ama Ankara çevresindeki yerleşim birimleriyle beraber bu sayı 6 milyona yaklaşır. Ankara, Türkiye’nin kalbidir ve  İç Anadolu Bölgesi’nin en kalabalık ilidir. Kuzeyinde Çankırı ve Kırıkkale, batısında Bolu ve Eskişehir, güneyinde Konya ve doğusunda Aksaray ve Kırşehir illeri ile komşudur. Ankara’nın il sınırları Fransa’nın ülke sınırlarına benzer bir altıgen görünümündedir.

Ankara ismi, Frig dilinde 'Angora',‘Gemi Çıpası’ anlamındadır. Ayrıca Ankara’da yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında Roma İmparatorluğu hakimiyetinde kullanılan bozuk paralar üstünde gemi çıpası simgesi olduğu ortaya çıkarıldı. Bu nedenden dolayı Ankara’daki Türk Varlığı döneminde ve günümüzde şehrin ismi her zaman Ankara olarak kaldı. 
Bir dönem batılı ülkeler Ankara’yı Angora ismiyle anmakta ısrar ettiler ama Türkiye Cumhuriyeti’nin 1930 yılında aldığı bir kararla yurtdışından gönderilen Angora adresli mektupların sahiplerine ulaştırılamayacağı bildirildi ve böylelikle bütün dünyada şehrin ismi Ankara olarak kabul edildi.

Ankara’yı ziyaret etmeyeli 13 yıl olmuş. Bu seferki ziyaretimde Ankara’yı çok farklı buldum; çünkü kentsel dönüşüm kapsamında gerçekleşen dikey yapılaşmadan dolayı tıpkı bir önceki yazımda Büyükada’dan İstanbul’a baktığımda hissettiğim duygular içimde yeniden kabardı. Özellikle Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi uykusunu sürdürdüğü ‘‘Anıtkabir’’ in siluetinin çevresindeki gökdelenlerle bozulduğunu gözlemledim.



Ankara ziyaretimde ilk durağım Anıtkabir oldu. Anıtkabir, Atatürk’ün Anıttepe’de bulunan anıt mezarı olma  özelliğinin yanı sıra  Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün ve 4. Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel’in de mezarlarının bulunduğu özel bir mekandır. Anıtkabir yapılmadan önce rasat (gözlem) istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin ismi Rasattepe idi. 906 rakımlı bu tepede, MÖ. 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. 

Anıtkabir için 1941'de açılan yarışmaya, İkinci Dünya Savaşı'nın en çetin günleri yaşanmasına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 49 proje katıldı. Ancak en çok beğenilen üç proje arasında Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda'nın "25" numaralı projesi kabul edildi.

"Büyük Türk Ulusunun kalbinde yaşayan büyük adamın eserlerini ebediyete mal edecek olan Anıtkabir’in aşağıdaki esaslara göre hazırlanmasına karar verildi:
1.   Anıtkabir, bir ziyaretgâh (ziyaret yeri) olacaktır. Bu ziyaretgâha, büyük bir giriş bölümünden girilecek; ziyaretgâh, binlerce Türk'ün, Ata'sı önünde eğilerek saygılarını sunmasına ve bağlılığını bildirerek geçmesine elverişli olacaktır.
2.   Bu anıt, Büyük Ata'nın, asker Mustafa Kemal, devlet başkanı Gazi Mustafa Kemal, büyük politika ve bilim adamı, büyük düşünür ve nihayet yaratıcı büyük dehanın vasıflarının, güç ve yeteneklerinin bir timsali (sembolü) olacaktır ve onun kişiliği ile oranlı bulunacaktır.
3.   Anıtkabir'in yakından görüldüğü kadar, uzaktan da görümesi gerekir. Bu bakımdan, ulu bir siluet sağlanmalıdır.
4.   Atatürk'ün adı ve kişiliği altında Türk ulusu sembolize edilmiştir. Türk ulusuna saygılarını göstermek isteyenler, Büyük Ata'nın katafalkı önünde eğilerek bu isteklerini yerine getireceklerdir.
5.   Anıtkabir'in bir şeref bölümü bulunacaktır.
6.   Anıtkabir'de bir Atatürk Müzesi olacaktır.
7.   Anıtkabir'de bir Şeref Holü yapılacaktır. Atatürk'ün lahti buraya konulacağı için Şeref Holü, bu anıtın ruhu ve en önemli bölümü olacaktır. Şeref Holü, başta, büyük Ata'nın yarattığı Türk Ulusu olduğu hâlde, ulusumuza saygılarını sunacak yabancı devlet kurumlarının, Ata'nın lahtine yönelecekleri büyük bir salon olacaktır. Bu holde sağlanacak azamet (ululuk) ve güçlülük tesirleri, yarışmacılara bırakılmıştır. Bundan ötürü holün biçimi, boyutu ve yüksekliği için hiçbir ölçü verilmemiştir.
8.   Büyük Atatürk'ün lahdinin yeri, Şeref Holü'nün ruhunu teşkil etmektedir. Ancak, lahdin konulacağı yeri de yarışmacılar seçeceklerdir.
9.   Bunlardan başka, Anıtkabir'I ziyaret edecek büyüklerimizin ve yabancı devlet kurumlarının duygu ve düşüncelerini yazacakları bir altın kitap bulundurulacaktır.
10.  Atatürk'ün Müzesi, Ata'nın hayatının türlü devirlerine ait fotoğrafları ile kıyafetlerini ve elyazıları, imzaları, bazı eşyaları ile okudukları, inceledikleri kitapların sergelenmesine elverişli olacaktır.

Anıtkabir Komisyonu'nca hazırlanan bu açıklama, yapılacak anıt hakkında genel bir fikir veriyordu. Fakat ayrıntılara girmiyordu. Bununla birlikte, yapılacak iş konusuna iyi ışık tutuyordu. Hele yarışmaya gerecek olan sanatçıların birçok yönlerden serbestçe çalışmalarına imkân verilmesi, ortaya konulacak anıt projelerinin başarılı olacağının ilk şartlarından biri olarak değerlendirilmiş, memnunlukla karşılanmıştı.
Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, ilk aşamada kamulaştırılma çalışmaları yapıldı ve 9 Ekim 1944 tarihinde yapıma başlandı. Anıtkabir'in inşası 9 yıllık bir sürede 4 aşamalı olarak 1953 yılında tamamlandı.
Anıtkabir her yıl daha fazla ziyaretçi akınına uğramaktadır özellikle Milli Bayramlarda 7’den 70’e herkes ziyaret etmektedir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamalara göre; Anıtkabir’e gelen ziyaretçi sayısı 2017 yılında 6.391.238 kişiyken 2018 yılında 6.581.232 kişi oldu. Umuyorum ki bu artış her sene daha fazla olacak ve ziyaretçi sayısında patlama olacaktır. Anıtkabir’i ziyaret etmeyen herkesin ziyaret etmesini tavsiye ederim. Bence, Başkent Ankara’nın  bütün vatandaşlarımız ve turistler için en önemli simgesi Anıtkabir gündüz ve gece çok daha görünür olmalı.
Ayrıca, Türkiye’nin 2. en kalabalık şehri olan Ankara’da 2006 yılına oranla genç nüfus oranında yükseliş dikkat çekmekte ve genç nüfus ön planda yer almakta. Gençler Ankara’nın daha da gelişmesi ve modernleşmesi yolunda rahatlamışlar. Ağustos ayının ilk Cumartesi gecesi Ankaralı gençlerle olmak çok hoşuma gitti, çünkü Kuğulu Park’ta, Tunalı Hilmi’de, Dikmen’de çimenler, cafeler, publar,  gençliklerinin tadını çıkaran akranlarımla doluydu.

Ankara’nın daha da gençleşmesi Ulu Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve eserlerini biz gençlere emanet etmesiyle doğru bir çizgide gittiğini gösterecektir. Ümit ediyorum ki genç nüfusun bu yükselişi bundan sonra da aynı şekilde devam edecek, modern, çağdaş, ülkemize ve dünyaya örnek olacak değerleriyle dünya şehri olmaya layık bir Ankara oluşacaktır.

Fotoğraflar: Egemen Salman

26 Temmuz 2019 Cuma

BÜYÜKADA’DAN İSTANBUL’U SEYRETMEK

ADA VE KONSER DERKEN...
Büyükada’da keyifli bir Polipop konseri dinlemeye giderken fark ettim, İstanbul’da hayatın hızına kendimi öyle kaptırmışım ki, Ada Vapuruna binmeyeli tam 8 yıl olmuş.
O günlerden hafızamda büyük bir keyif olarak kalan adadan İstanbul’u seyretmek bu defa bende çok farklı bir his yarattı. Vapurdan İstanbul’a baktığımda ilk karşılaştığım manzara bambaşkaydı.


Bu bambaşka görüntünün sebebi, hepimizin bildiği gibi son yıllarda İstanbul’daki kentsel dönüşüm faaliyetleri.

Ne yazık ki şehrimizde kentsel dönüşüm süreci devam etmekte. Muhakkak bu kentsel dönüşümün yararlı yönleri de vardır. Örneğin yeni yapılan binaların depreme dayanıklı olma umudu ve binaların yenilenmesi ile halkın daha konforlu yaşama olasılığı. Ancak kentsel dönüşüm sürecinde eski binaların yıkılması sırasında oluşan tozlar ve atık malzeme astımlara yol açtığı gibi insan sağlığını tehdit etmekte. Bunun yanında bir de o eski binaların bahçelerindeki onlarca ve yüzlerce yıllık ağaçların başka yere taşınma gerekçesiyle yerinden sökülmesi veya kesilmesi İstanbul’un Anadolu Yakası’nda hava kirliliğine neden oldu.


Günümüzde Büyükada’dan İstanbul’u seyrederken deniz kıyısından itibaren dikey yapılaşmanın inanılmaz bir hal aldığını görüyoruz. Eski dönemlerde adadan İstanbul’u seyretmek insana keyif verirken şimdi üzüntü, şaşkınlık ve çaresizlik hissiyatı veriyor. Vapurda bir ara yeşile geri dönmenin çaresizliğini ve gelecekte nefes alamamanın umutsuzluğunu hissettim, bu his beni öyle bir sapa sarma sarmaladı ki, kendimi kutu gibi binalar ve gitgide küçülen yaşam alanlarında oradan oraya koşan bir labirent faresine benzettim.

Adadan döndükten sonra bu etkilerle araştırmaya koyuldum, dünyanın en büyük yapı bilgi kaynaklarından Emporis verileri doğrultusunda, ülkemizde yapımı tamamlanmış olan gökdelenler hesaplandığında Avrupa’da İstanbul’dan daha yüksek şehir olmadığını öğrendim. Avrupa genelindeki bu birincilik beni gerçekten çok etkiledi. Avrupa’da 647 gökdelen var, bu gökdelenlerin 107 tanesi İstanbul’daymış... Üstüne üstlük İstanbul, gökdelenleriyle dünyada da 15.sırada yer almaktaymış...

Yine bulduğum bir diğer bilgi, İstanbul’un en yüksek binası Ataşehir Finans Merkezi sınırları içinde bulunan Metropol İstanbul. Gökdelen, 300 metrelik kulesiyle ve kültür sanat merkezi ile dikkat çekmekte ve birçok sanat etkinliğine ev sahipliği yapan DasDas’ın da yeni adresi, belki de tek teselli bu gökdelenin sanata ev sahipliği yapması.

Bu ada deneyimi ve araştırmalarımın sonucunda İstanbul’da değişeceğini umduğum yönetim anlayışıyla önümüzdeki yıllarda Kadıköy ve İstanbul Belediyesi’nde gönüllü çalışacak olan genç kardeşlerimin ve ruhları genç olan bütün İstanbul Halkı’nın öncelikle İstanbul’da nefes almamızı sağlayacak yeşil alanları çoğaltması en büyük dileğim.
Zamanı geri döndürmek elimizde değil ama İstanbul’u yeşillendirmek için mutlak çözümler var.

Adadan mavi ile yeşili yeniden birbirine sarılmış bir İstanbul’u izlemek eminim muhteşem olacak.


Fotoğraflar: Egemen Salman

24 Haziran 2019 Pazartesi

GİRESUN ADASI'NDA AMAZONLAR

TARİH BOYUNCA KAHRAMAN AMAZONLARIN YAŞADIĞI ADA.



Günümüzün dayanıklı, güzel, savaşçı ruhlu ve biraz da inatçılığı ile bilinen Karadeniz kadınlarının her biri aslında birer Amazon kadınıdır.  
Amazon kadınlarının varlığı mitolojik kavramlardan da öte coğrafi ve tarihi eserlerde de kendini göstermiş, tarihte yaşamış en anaerkil toplumlardan biri olarak adını tarihe yazdırmıştır. Amazon kadınlarının yaşadığı ve Herkül'ün altın postu aramak için geldiği hikayeleriyle ilgi çeken Giresun Adası, Doğu Karadeniz'de yaşanabilen tek ada olarak karşımıza çıkar. 

Adanın simgesi Altınpost, efsaneye göre Herakles döneminde; aralarında güç tanrısı
Herkül' ün bulunduğu bir grup yiğit, altın postu ele geçirmek amacıyla Karadeniz'e açılır. Birçok serüven yaşadıktan sonra şimdiki ismi Giresun Adası olan Aretias Adası'na gelirler. Ancak adada onları ejderha yapılı kuşlar karşılar. Herkül'ün daha önce Symphales Gölü çevresinden kovduğu kuşlar buraya yerleştiler. Kuşlar, tüylerini ok gibi fırlatarak saldırıya geçtiler. Argonotlar kalkanlarıyla kendilerini korumak isteseler de bir arkadaşlarını yitirmekten kurtulamadılar. Sonunda argonotlar, kuşları öldürürler ve altın postu aramaya koyulurlar. Ama altın postu bulamadıklarında adayı lanetlerler ve adadan ayrılırlar. 
Bu altın post efsanesi, milattan önce 800 yıllarında Yunanlı gemiciler olan Argonotlar kaptan Yason ile birlikte Gürcistan'a altın ticareti için giderken Giresun Adası'na uğrarlar ve bu hikaye toplumlar tarafından hiçbir zaman unutulmaz. 

GÜNÜMÜZDE GİRESUN ADASI

Doğu Karadeniz'i gezmek isteyenler, Giresun'dan yola çıkmadan Ada Restaurant ve Cafe'de mitolojik esfanelere konu olmuş ve amazonların ikametgahlarından biri olan Giresun Adası'na karşı bir sütlaç yemeden yola çıkmazlar.

Hırçın Karadeniz'i seyrederken karşımıza bir tatlı sürpriz olarak çıkan Giresun Adası, Kefken Adası ile birlikte Karadeniz'de bulunan,Türkiye'ye bağlı iki adadan birisidir. Ada, kıyıdan 1,6 km. açıktadır. 40.000 metrekare alana sahiptir. Adada, Akdeniz Defnesi ve Yalancı Akasya olmak üzere toplam 71 tür doğal otsu/ odunsu bitki türü bulunur.
Ada, aynı zamanda göçmen kuşların rotasında bulunduğu için birçok farklı kuş türüne soluklanma imkanı sunar.

 Ada Restaurant'tan Giresun Adası Manzarası.

Kaynakça:
https://www.trthaber.com/haber/yasam/mitolojik-hikayeleri-ve-tarihiyle-giresun-adasi-374294.html
Amazonlar ile ilgili detay bilgi: https://derstarih.com/amazonlar/