15 Aralık 2019 Pazar

GÜNÜMÜZ GEZGİN KADINLARINDAN BANU AKGÜN ‘’KAPTAN KADIN’’A ANLATTI...



SADECE GİDİŞ BİLETİMİ ALDIM VE GİTTİM...

Banu Akgün, gezgin bir kadın. Finans sektöründe 15 yıl Factoring konusunda çalıştı, ardından 5 yıl profesyonel bir koçluk şirketi bünyesinde bireysel ve kurumsal koçluk danışmanlıkları ve eğitimleri verdi.
2018 yılında profesyonel çalışma hayatından emekli olup uzun soluklu gezginlik hayatına başladı. Bir kadın gezgin olarak farkı, gittiği yerlerde yaşam deneyimi edinmek istemesi; artık on, on beş aylık uzun gezilere çıkıyor ve gittiği yerde o yerin yerli halkıyla birlikte yaşıyor. Kendisiyle çalışırken başladığı gezilerini ve en son yaptığı on aylık Latin Amerika gezi/yaşam serüvenini sizin için dinledim.

- Öncelikle bize gezgin olmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz anlatır mısınız,  profesyonel çalışma hayatınız boyunca gezgin olmak hedeflerinizde var mıydı?

- Aslında aktif çalışma hayatımın ilk yıllarından itibaren gezgindim zaten, ama çalışırken her şeyi bırakıp gitmek zaman ve para anlamında kolay değildi. Çalışırken gezmelerim öncelikle doğayı fotoğraflama gezileri olarak başladı. İş yaşamındayken tatil günleri ve izin günleri en değerli seyahat günleridir; ben de hemen her fırsatta o günleri değerlendirdim. Dolayısıyla uzun zamandır geziyorum. Tabi bu son gezim hepsinden başka, kesintisiz 10 ay sürdü. Bunun nedeni artık emekli olmam ve zaman anlamında rahat olmam.
İlk yurtdışı deneyimim 1991 yılında 25 yaşındayken, iki yıl boyunca Londra’da dil öğrenmek üzere yaşamamdı. Ben gezilerimi gittiğim yerde yaşamak ve turistik olarak ikiye ayırdım. Gittiğim yerde yaşayarak, oranın kültürünü, yaşam şartlarını öğrenerek  bambaşka bir deneyim yaşadım ve her gence böylesi bir deneyimi öneriyorum.
Profesyonel çalışma hayatım boyunca ise Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde iş gezilerim oldu. İzinlerimde ise kısa gezi programlarımın yanı sıra  üç haftalık gezilerim oldu. Ben çok gezmeyi sevdiğim için 1993’te bir arkadaşım Tayland’a gidiyorum dediğinde ertesi gün üç haftalık izinle onunla yola çıktım ve Tayland – Singapur – Malezya’yı gezdim, sonra 1996 Peru – Bolivya; yine 3 haftalık izinle, 2000 yılında Avustralya – Yeni Zelanda yine 3 haftalık bir izinle aralarda yine kısa gezi fırsatlarını değerlendirdim; örneğin en merak ettiğim ülkelerden İspanya ve Portekiz gibi ülkelere kısa süreli gezilerim oldu. Ayrıca iki seyahatim dışında tüm seyahatlerimi yalnız yaptım, hep tek başına bir kadın olarak gezdim.


Şimdiki gezilerim farklı, artık özel bir dönem her şeyi bırakıyorum ve gidiyorum deme özgürlüğüm var.

- Gezilerinizden önce nasıl bir hazırlık yaparsınız? Gezilerinizi planlamak size ne gibi faydalar sağladı?

Seyahatten önce gideceğim yere dair araştırmalarımı yaparım. Görmek istedim yerleri önceliklendirmek için en fazla bilgiye ulaşmaya çaba gösteririm. Vaktime göre gideceğim yerleri ve nasıl gideceğimi planlarım.
Seyahatim öncesi bunları planlamayı her zaman faydalı buluyorum. Bu şekilde hem zamanı, hem bütçeyi daha iyi organize edebiliyorum.
Ama yola çıktığım andan itibaren her şeyi akışına bırakırım. Sanırım en zevkli olan kısmı burası benim için.

- Ben de bu yıl ilk olarak sizin gibi yalnız geziler yapmaya başladım, başında planlı gezmeyi düşünsem de, gezi sırasında plansız karşıma çıkan fırsatları değerlendirerek planımda olmayan yerleri gördüm, gerçekten çok zevkliydi, bence de gezinin sürprizlerine açık olmak gerek, işin keyfi burada sanırım.
- Seyahat esnasında dinç kalmak için neler yaptınız, nasıl beslendiniz, su ihtiyacınızı gönül rahatlığı ile nasıl karşıladınız?

- Özellikle uzun süreli gezilerde bu konu önem kazanmakta. Latin Amerika gezimde düzenli olarak yaptığım en önemli şey yürüyüştü. Beslenme ve su ihtiyacının karşılanması çok önemli. Gezim esnasında bir zorluk çekmedim, alışık olduğum saatlerde; sabah öğle ve akşam öğünlerimi yedim. Suyum zaten sürekli yanımdaydı. Genelde suyumu marketlerden satın almaya dikkat ettim.

- Ben sizi gap.in.time adlı bloğunuzdan takip ediyorum. Bloğunuzda gezilerinizi kendi çektiğiniz fotoğraflarla birlikte okuyucularınızla paylaşıyorsunuz ve bu paylaşımlarınızı üç farklı dilde yapıyorsunuz, bloğunuz sayesinde dünyanın farklı yörelerinden sizi takip edenlerle iletişiminiz var mı?


-Evet haklısın gezi notlarımı ve fotoğraflarımı paylaştığım bir bloğum var. Gittiğim yerlere, deneyimlerime dair yazılarımı paylaşıyorum. Bunu yapmak istedim çünkü ben de gezime çıkmadan önce çok sayıda blog okudum. O yollardan geçmiş kişilerin tecrübelerinden yararlandım. Bu nedenle bloğumun farklı dillerde olmasını istedim. Benim gezdiğim yerleri gezecek tüm turistlere faydalı olmayı istediğim için bloğumun üç dilde olmasını istedim.


ARTIK DÜNYAYI YAN ÇEVİRİYORUZ...

- Benim için çocukluğumdan beri en ilginç yerlerden biri Ekvator Bölgesidir. Bu  ilginç bölgede dolaşmak insana farklı bir duygu veriyor mu? O bölgenin iklimi ve yaşam şartları ile diğer bölgelerdeki iklim ve yaşam şartları arasında belirgin farklılıklar var mı bize kısaca anlatır mısınız?

-Ekvator’a ben Mayıs ayının sekizinde girdim, Kolombiya’dan; kara sınırından girdim, kuzeyden kara sınırından girip tüm ülkeyi geçip güneyde Peru sınırından çıktım. Tüm ülkeyi Ant Dağları üzerinden geçtim. Tam Ekvator çizgisi üzerinde dokuz katlı bir Anıt var, burası Kayanbe bölgesi, burada çok yüksek bir direk var, öyle yüksek ki kadraja sığmıyor ve o direk tam Ekvator çizgisinin üstünde. Dokuz katlı bu Anıt aslında bir müze ve 250m Ekvatorun güneyinde yer almakta. Ekvator çizgisinde bir çocuk bana bu Anıtın tepesinde duran ‘’Yan Yatmış Dünya’’ nın yeni bir harita görüşü olduğunu anlattı. Artık ‘’Dünyayı Yan Çeviriyoruz’’ diyorlar ve dünya haritasına farklı açıdan bakmak gerektiğini söylüyorlar. Dünya haritasında kuzey yarım küreyi yukarıda, güney yarım küreyi aşağıda görmeye alışkınız ama uzayda kuzey yukarıda güney aşağıda değil ki... Bu yeni bakış açısı ile yerküreyi ekvator çizgisini dikeye getirecek şekilde çeviriyorlar, böylece kuzey kutbu kuzey yönünde, güney kutbu güney yönünde oluyor. Ve dünya batıdan doğuya dönerken, doğuda gün doğumunu, batıda gün batımını görüyoruz. Bence de dünya bu şekilde yan yatınca daha anlamlı oluyor sanki. (bilgi için www.quisato.org)

Ekvator Bölgesi günün güneş gören saatleri açısından beni çok etkiledi. Kolombiya ve Ekvador' da bu süre tam 12 saat. Sabah 6'dan akşam 6'ya. Şansıma ben Meksika'dayken Ekim Kasım Aralık ayları ve Peru'dayken Haziran Temmuz ayları yine günde 12 saat Güneş gören günlerdi. Böyle olunca gezim boyunca hep bu şekilde geçti ve hep akşamları 18.00 - 18.30 civarı hava karardı.

Tropikal bölgeler olması nedeniyle hava sıcaklığı ve nemi de tropikal özellik gösteriyor. Öğleden sonraları belli saatlerde başlayan yağmur benim için çok ilginçti. Hiçbir zaman çok soğuk olmayan (Ant’larda değilseniz) ılıman hava karakterinin, gündüzleri sıcak bir iklim ve çevreye hakim olan latin müziğinin insanların üzerinde olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum, gezdiğim tüm ülkelerde herkes güleç yüzlü, insanlar bolca müzik dinlemekte. Çok küçüklükten dans öğrenmeye başlıyorlar ve anında dans ediyorlar.



Mayıs ayında Ekvator'daydım biliyorsun. Mayıs ayı Adalara gitmek için iyi bir zaman mıdır diye araştırdım. Dünyadaki birçok yer gibi orası da Noel, yılbaşı, paskalya tatili gibi zamanlarda yüksek sezon. Hem çok kalabalık hem çok pahalı. Mayıs ayı tam da bu açıdan en uygun zaman. Diğer bir konu da Mayıs ayında Adadaki birçok kuş kuluçkada oluyormuş. Adalarda geçirdiğim her gün birbirinden güzel geçti hayatımda görmediğim kuşları gördüm hayatımda görmediğim köpek balıklarını gördüm. Birkaç kez şnorkelle dalış yaptım. Bu dalışların birinde çevrede çok sayıda pelikan vardı ve avlanıyorlardı. Ben de su altında durup onların suya girişlerini izledim. Boğa yılanlarının yemek yedikten sora ağaca çıkıp bir dalda yemeğini hazmettiği zamana tanık oldum, yılanın bedenin altındaki derinin enfes renklerini gördüm. Gezi tam bir belgesel tadında geçti.

- Kasım ayının ortasında sizinle bu yaz havasında deniz kenarında keyifli bir sohbet ediyoruz ama aslında yaşadığımız küresel iklim değişikliğinin bir sonucu, siz Latin Amerika kıtasında iklim değişikliğini fark ettiniz mi?

-Ant Dağları Şili’den başladığımızda doğuya uzanıyor, bu ince ülkeden yukarı çıktıkça Peru’da Pasifik denizine paralel olarak  batıya uzanıyor. Peru’da dağlar 4000 metre yüksekliğe ulaşıyor ve Ekvator’a ilerledikçe Ant Dağları yukarı doğru kıvrılıyor, tam Ekvator’da bir kavis alıyor. Ekvator’un Ant Dağları üzerindeki yerleşim birimleri 4000 -5000 metre yükseklikte, örneğin Kito şehri 2800 metrede; şehre kurulan teleferik sistemi ile ulaşılıyor, daha yukarılara yine teleferikle gitmek gerekiyor. Ekvator’un en önemli özelliği sayısı 100’den fazla olan yüksek dağları ve bunlardan 80 tanesi neredeyse hala aktif volkanik dağ. Yani yerli halk hala aktif volkanik dağlarda yaşıyor. Kolombiya sınırına gelince orada Ant Dağları üçe ayrılıyor, coğrafya tamamen değişiyor, Ant’ ların boyları kısalmaya başlıyor.

Peru’da bu yüksek dağlar arasında 4-5 volkanik göl var. Hayatımdaki ilk buzulumu gördüm, oralara 4800 metreye kadar araçlarla gidiliyor sonrasında 5000 metrelere çıkmak istersen yürümek gerekiyor, ben oralarda buzulu gördüğümde aynı bölgede eskiden gördüğüm buzul fotoğrafları aklıma geldi ve işte tam orada iklim değişikliğinin ne olduğunu ve zamanla hayatımızı nasıl etkileyeceğini anladım.

Bizim bugün bu Kasım ayında İstanbul’da yaz yaşamamız işte tam da iklim değişikliğinin bir sonucu dediğin gibi. Orada da bana 25 yaşında bir rehber anlattı onun çocukluğunda benim bu bölgeyi gezdiğim dönem olan şubat ayında şakır şakır yağmur yağarmış, oysa bizim dolaştığımız dönemde yağmur neredeyse hiç yağmadı. İklim değişikliği dünyadaki her şehir aslında yaşıyor ama insanlar bu değişikliği henüz tam fark etmiyor ne yazık ki.

10 GÜNDE GALAPAGOS

- Bloğunuzda benim ilgimi çeken yazılarınızdan biri de 10 günde Galapagos Adaları oldu. Galapagos Adaları gezinizde başınıza gelen en ilginç anınızı bizlere anlatır mısınız ? 10 günde plan yapmadan Galapagos Adalarını gezdiniz, keşki daha fazla vaktim olsaydı şunları da yapardım dediğiniz neler kaldı bizlerle paylaşır mısınız?

-Galapagos’a gitmeden uzun bir hesap yaptım ve arada çok fazla bir fiyat farkı olmaması, natüralistlerin gezi boyunca rehberlik etmesi ve ulaşım anlamında gemilerin kullanılması benim bir cruise gemisinin turu ile seyahat etmeme neden oldu. Tura katılanlar genelde Amerikalı turistlerdi.

Galapagos Adalarında olmak beni çok heyecanlandırdı. Bu adalar birçok endemik türü barındırdığı için çok özel.


- Ben Kolombiya ile ilgili çok şeyi merak ediyorum. 90 günde Kolombiya turu yapmak hayatınıza nasıl bir katkı sağladı. Böyle bir tur sonunda hayatınızda ne gibi  değişiklikler oldu? Kolombiya’da sizin en çok beğendiğiniz yer neresi oldu? Kolombiya tarafında tavsiye edeceğiniz yerler var mı? Varsa nereler?

-Kolombiya gezdiğim ülkeler arasında en sevdiğim ülke oldu. En tropik ülke olarak Kolombiya çıktı karşıma. Binlerce çeşit meyve, tropikal meyvelerin hemen hepsini denedim. Nar, mandalina karışımı gibi gözüken meyveler rengârenk ve enfes tatlarıyla benim en favori yiyeceklerim arasında yer aldı. Gradaniya diye bir meyve vardı ki, unutulmaz tadıyla hala aklımda kaldı. Ayrıca kuş çeşitliliği ile Kolombiya dünyada ikinci sırada. Birbirinden güzel farklı renklerde, boylarda, çeşitlerde kuşlar her yerde. Bir şehirden diğerine giderken otobüsün geçtiği yemyeşil bir dağ doğası içinde inişli çıkışlı yollardan geçip giderken binlerce farklı renkte canlı ve bitki görmek müthiş bir keyif. Kaldığınız hostelde bile bahçede otururken öyle farklı renkte ve şekilde kuşa rastlıyorsunuz ki, benim günümün nerdeyse yarısı bahçede o kuşları izleyerek geçti diyebilirim. İşte o bahçede elimde kameramla bol bol kuş fotoğrafı çektim. Kolombiya’da kuşlar beni benden aldı diyebilirim. Özetle bu güzel ülkede karlı dağlar hariç hemen her doğal güzellik var. Kolombiya'da ilk gittiğim yer ülkenin orta bölgesiydi. Buralar yemyeşil kahve ekili çiftliklerle doluydu. Kolombiya Amazon bölgesi de oldukça geniş. Ayrıca çölleri ile de ünlü bir ülke. Bir de tabii ki Karayip sahilleri ve Pasifik kıyıları var. Gezecek o kadar çok yer var ki...Ben 90 günlük vize süremin tanımını kullandım. Hatta bir ara ülkeye giriş çıkış yaparak biraz daha kalmayı dahi düşündüm ancak daha sonra yolcu yolunda gerek diyerek yoluma devam ettim.
Kolombiya’da gezdiğim yerler arasında en çok sevdiklerim La Guajira (Karayipler ve çöl bir arada), Amazon ormanları, Mavecure, Kafeteria bölgesi, Guatape, Salento, Jardin...

- Cuyabeno doğal parkında amazon keşif gezisi yapmak insanı nasıl değişik hissettiriyor çok merak ediyorum?

-Cuyabeno doğal parkındaki Amazon keşif gezisi beni Amazon faunasına daha da yakınlaştırdı. Daha önce hiç görmediğim boğa yılanları başta olmak üzere çok sayıda maymun ve her biri birbirinden farklı renkte ve güzellikte kuşlar, kelebekler gördüm. Ayrıca Amazon gezilerinde yollar nehir. Karadan Ekvotar’ a girmek için bir süre karadan gidip tekneye geçerek, o tekne içinde orman içindeki nehirde dolaşmak Amazon gezisi yapmak demek. Küçük motorlu, o tahtadan yapılmış kanolarda nehirde yolculuk yapıyorsunuz, bu zaten başlı başına bir değişiklik. Amazonun içinde olmak  J

Biz nehirde tur yaparken teknede bir tekneyi kullanan kişi bir de natüralist denen bir rehber vardı, natüralist teknede tur yapanlara doğa ve bölgelerdeki hayvanlarla ilgili bilgi veren kişi. Bu natüralistler iki yılda bir sınava giriyor ve sürekli bilgilerini tazeliyorlar. Yani sıradan rehberlerden çok farklılar. Tekneler hep ağaçtan yapılma ve kullananda natüralistte doğaya o kadar hakim ki, nerede motorun sesinin kapanması gerektiğini biliyorlar ve uzakta gördükleri  hayvana yavaş yavaş yaklaşıyor böylelikle turistlerin fotoğraf çekmesine ve o şahit olduğumuz doğa olayının detaylarını öğrenmemize fırsat veriyorlar. İşte Amazon gezisi denen tam bu.

Kitaplarda teorik olarak okuduklarımız ve gördüklerimizden gerçek yaşadıklarımız o kadar farklı ki, o teknede gördüklerimiz tam bir belgeselde yaşamak gibi.

SEYAHAT ETMEK İÇİN DİL BİLMEK...

-Biz gençlerin düşüncesine göre seyahat etmek için dil bilmek önemlidir. Özellikle uzun süreli kalacağınız bölgenin dilini bilmek kolaylık sağlar, siz Latin Amerika’ya giderken İspanyolca biliyor muydunuz, dil sorununu nasıl çözdünüz?

-Dil bilmek iyi olur ama dil bilmemek seyahate çıkmanın önüne geçmemeli. Bu bölgelerde İngilizce bir insan sayısının çok olmadığını öğrenmiştim. Benim niyetim de İspanyolca öğrenmekti zaten. Ben de bunu avantaja çevirdim ve kendim çalışarak, ara ara da ders alarak İspanyolcamı işime yarayacak seviyeye kadar getirdim.

- Gezinizi nasıl sonlandırdınız anlatır mısınız?

-Gezimi bir buçuk yıl planladım ama on ayda geri döndüm çünkü orada kış başlıyordu ve kendimi yorgun hissettiğim bir anda dönüş planı yapmama neden oldu. Dönüş biletimi aldıktan sonra bir turiste dönüştüm, son 20 günümde kalan her yeri görmek için koşturdum ama onun da farklı bir keyfi vardı. Gezim boyunca en önemli avantajım bedenim benimle ahenkle bu seyahati yapmama izin verdi, önemli sağlık sorunu yaşamadım. Fiziksel olarak kondisyonum iyiydi. Ailemle genel olarak whatsapp üzerinden sürekli sesli mesajlarla iletişim halindeydik, böylelikle seyahatimi uzun sürdürebildim.

- Kadınlara seyahatlerini en doğru ve verimli şekilde planlama konusunda neler önerirsiniz?


-Seyahat etmek isteyenler için gereken iki şey para ve zaman ve bu ikisinin aynı anda olması gerekiyor. Gidilmek istenen yeri iyice araştırmak ve güzel bir planlama zaman ve maliyetlere olumlu katkı yapar. Eğer zaman açısından bir kısıt yoksa yüksek sezon dışındaki zamanlar en iyisi. Ben de öncelikle seyahat gezi blogları okuyorum, tur şirketlerinin tur programlarını okuyorum. Buradan edindiğim bilgiler özellikle izlenecek rota hakkında faydalı oluyor. Bazen kendin gezmek bazen turla gezmek avantajlı. Güncel bilgiye ulaşım için de sosyal medya seyahat gruplarını takip ediyorum.
-Siz olsaydınız kendinize son olarak bu gezinizle ilgili ne sorardınız?

-Ben kendime öncelikle daha iyi plan yapabilir miydin diye sorardım, bir de oraya gitmeden oraları gidip görenlerle yeteri kadar konuştun mu diye sorardım. Ben mümkün olduğu kadar çok kişiyle konuştum ama özellikle benim gezi tarzımda gezen daha fazla kişiyle konuşurdum. Bazen bana verilen bilgiler tam doğru olmadı, onların kendi bakış açısıyla aktardığı bilgiler benim bakış açıma göre farklı olabiliyordu. Ben aldığım bilgiler sonrası gitmemeye karar verdiğim yerlere sonradan gittim ve anlatılanlarla hiç alakası olmayan güzellikler yaşadım.

Özetle; her ne kadar bilgi toparlarsan toparla gerçek hiç bir zaman aynı değil. Gerçek herkesin bakış açısına göre değişiyor. O zamanki bilgileri o zamanki şartlarla değerlendirip gezini adım adım planlamalısın.

Bu güzel söyleşi ve bana vakit ayırdığınız için size çok teşekkür ederim.




19 Kasım 2019 Salı

EYLÜL’DE BİR CENNET… DÜDEN!


CENNETİN ADI DÜDEN...


Eylül’de Antalya bir başka güzel olur. Ben de bu keyfi yaşamak için Eylül ayının ikinci hafta sonunu Antalya’da geçirdim. Bu kez Antalya’da tanıştığım en unutulmaz kişi taksi şoförü Ali Bey oldu. Antalya seyahatim öncesinde elbette bir seyahat planım vardı ve o planıma uygun hareket ettim. Planda ilk durak Düden Şelalesi idi.

Düden Şelalesi Antalya ili Kepez ilçe sınırları içerisinde yer alır, halk arasında İskender Şelalesi ve Yukarı Düden Şelalesi olarak da anılır, ayrıca Düdenbaşı Şelalesi olarak da bilinir. Düden Şelalesine en rahat ulaşım Antalya’nın kibar taksi şoförlerinin kullandığı taksilerdir. Nerden mi biliyorum, çünkü ben Ali Bey ile harika bir kaç saat geçirdim. Bana hem şoförlük, hem rehberlik hem de fotoğrafçım olarak hizmet verdi. Kendisini bu yazımda sevgiyle anmak istiyorum. Muratpaşa ‘da yol üzerinde gördüğüm ilk taksi durağında rastladım kendisine. Durakta, Eylül ayının ikinci Cumartesi günü taksiciler keyifli bir sohbetin ortasındaydılar, keyifli ve rahat görünüyorlardı; sanırım bunun nedeni Antalya’da İstanbul’daki gibi bir trafik sorunun olmaması. Taksi durağına bir taksi ihtiyacım olduğunu söylediğimde meğer sıradaki Ali Bey, benim günümü en verimli geçirmeme yardım edecek koçum olacaktı. Bu seyahatim bana turizm cenneti şehrimizin insanının da ne denli içten ve dost canlısı olduğunu öğretti. Antalya’yı gerçekten ne kadar çok sevdiklerini gördüm ve yerli ve yabancı tüm turistlere gerçek Türk misafirperverliğini gösterdikleri için onlara teşekkür ediyorum.

Düden Şelalesinde mavi – yeşil aşkını yaşamayı beklemiyordum. Mavi –yeşilin insanlar için nefes olduğunu orada anladım. Beş duyumuz orada hep beraber hareket ediyor sanki, dünyanın en güzel müziğini dinlerken, suyun bu kadar güzel koktuğunu ilk kez burada hissettim. Eylül ayı Düden Şelalesi’ni ziyaret etmek için en güzel zamanmış meğer. Akdeniz’de Sonbahar ayları ayrı bir güzel çünkü sıcak artık insanı yakmadan tatile eşlik eder, denize girmek için, gezmek için güzel fırsatlar verir, günün her saatinde yapılacak güzellikler sunar.

Düden Şelalesi Milli Parkı, Antalya yakınında zümrüt yeşili doğasıyla insanın başını döndüren Milli Parklarımızdan biridir. Ülkemizin ve dünyanın farklı bölgelerinden ziyarete gelen turistlere mis gibi kokan havası, huzur veren atmosferi ve en keyifli müzik ezgilerinden daha keyifli suyun sesi ile cenneti yaşatır. Düden Şelalesi, bazen ağır ağır bazen alelacele şırıl şırıl akarak ziyaretçilerini sanki hipnoz etkisine alır ve bilinçaltındaki negatif düşünceleri temizler böylelikle insana huzur verir, o muhteşem an’dan ayrılmak istemezsiniz.

Ziyaretim sırasında şelalenin çevresindeki ağaçların altına oturup serin serin kitaplarını okuyan bir grup genç kadın dikkatimi çekti, Antalya’nın sıcak kumsallarında denize girmek yerine, tüm günlerini bu masalsı mekanda geçiriyor gibiydiler. Park, yaz döneminde 08.00-19.00, kış döneminde ise 08.00- 18.00 saatleri arası açık ve Giriş Ücreti kişi başı 3 TL, yani yanınızdaki sandviçlerinizle sabahtan akşama burada ayrı bir dünyaya kaçma fırsatını yakalarsınız. Yeşilin her tonunu bünyesinde barındıran Düden Şelalesi Milli Parkı, insana sihirli bir mekanda olduğu hissini veriyor gerçekten. Bu arada buradaki ritüelin bir de olmazsa olmazı var, o da, Düden Şelalesi’nin içindeki mağaraya girmek. Tabii ben de mağaraya girdim, çünkü mağaranın içinde şelaleden akan suyun sesini dinlerken aynı zamanda unutulmaz fotoğraflar çekmek istedim. Eminim ki bu yaşadığım an eve dönünce huzur bulmak için en zorlandığım zamanlarda hatırlananlar listemde olacak. Hani vardır ya kışın en yoğun ve en koşuşturmalı zamanlarında, okuldan veya işten eve dönünce şöyle koltuğunuza gömülüp, gözlerinizi kapayıp keyifli anlardan birine gitmeyi hayal eder ya insan, işte Düden Şelalesi Milli Parkı anları tam da o koltukta hatırlanacaklar listenin başındaki yerlerden biri benim için. Antalya’nın en sıcak günlerinde bile yağmuru özleyenler şelalenin mağarasında biraz yağmur altında kalma hissini yaşayabilirler, biraz ıslanmaktan zarar gelmez değil mi.

Rehberim Ali Bey’in anlattığına göre eski Antalya- Burdur yolunun 28.kilometresindeki Kırkgözler’ in 30 kilometre ilerisinde Pınarbaşı adında 2 büyük karstik kaynak çıkar. Suyu bol olan 2 nehir kısa bir akıştan sonra birleşir ve Bıyıklı Düdeni içinde kaybolur. Kaybolan su 14 km. kadar yerin altında gittikten sonra Varsak Çöküntüsü’ nün bir ucundan çıkar, kısacık bir akıntıdan sonra öbür ucundan tekrar batar. Sonrasında Düdenbaşı’ nda tekrar ortaya çıkar. Düdenbaşı’ nda yukarıdan şelale yaparak akan su Kepez hidroelektrik santralinden gelen sudur ve Düdenbaşı’ ndan sonra koyunlar regülatöründe, iki ana kanala ayrılan Düden Çayı, 9 km. sonra Antalya’nın doğusunda 40 metre yüksekliğindeki traverten bir eşikten şelale yaparak Akdeniz’e dökülür.

Düden Şelalesinin Akdeniz’e döküldüğü yer Aşağı Düden Şelalesi’dir. Karpuzkaldıran Şelalesi olarak ismi bilinen bu şelale, Düden Şelalesi’nin devamı olduğu ve Akdeniz’e döküldüğü için bazı kaynaklarda Düden Kıyı Şelalesi olarak geçer. Düden Kıyı Şelalesi, Lara yakınlarındadır ve Antalya Şehir Merkezi’ne 8 km. uzaklıktadır. Yakınında Düden Parkı, Gençlik Parkı ve Karpuzkaldıran Askeri Tesisleri bulunur. Şelale, Karpuzkaldıran Bölgesi’nde olduğu için Karpuzkaldıran Şelalesi olarak geçer; Düden Şelalesi’nin aşağı kısmı olarak kabul edildiği için ise Aşağı Düden Şelalesi olarak bilinir. Aşağı Düden Şelalesi 40 metrelik falezlerden denize dökülür.   


Gözlemlerime göre Antalya’yı ziyaret eden doğa sever gezgin kadınların gözdesi olan Düden Şelalesi gibi bir çok kadın dostu alan var bu şehirde. Konyaaltı bölgesi bile adeta kadın dostu olarak yeniden planlanmış. Müzelerden Antalya Arkeoloji Müzesi ve Antalya Kadın Müzesi kadın turistlerin ziyaret ettikleri müzelerin başında gelir. Antalya Müzesi,1922 yılında öğretmen Süleyman Fikri Erten tarafından 1.Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeye gelen işgal güçlerinin yağmasından kurtarılan eserlerin korunması amacıyla kuruldu. İlk olarak Kaleiçi’nde Alaaddin Camii’nde, daha sonra Yivli Minare’de yer alan müze, 1972 yılında günümüzdeki binasına taşındı. Antalya Müzesi günümüzde 30.000 metrekareyi kaplayan bir alanda 14 sergi salonu ile heykel ve değişik eserlerin sergilendiği açık hava galerileri ve bahçeden oluşur. Müzede, Antalya Bölgesi’nin sınırları içerisinde yer alan Likya, Pamfilya ve Pisidya Bölgelerinin önemli bir bölümündeki tarihi eserler sergilenir.

ANTALYA’NIN KADIN DOSTU MÜZELERİ

Arkeolojik zenginlikleriyle eşsiz bir Açıkhava müzesi ve uluslararası bir kazı merkezi durumunda olan Antalya’da her yıl farklı ülkelerden olan bilim adamları kazılar yapar. Bölgede çok sayıda kurtarma kazısı ve çevre düzenleme çalışmaları Antalya Müzesi tarafından yürütülür. Antalya Müzesi, arkeoloji ve tarih müzesi olup aynı zamanda Bölge Müzesi olarak ta bilinir. Koleksiyonunda olan eserlerin büyük bölümü bölgede yapılan kazılardan elde edilmiştir. Etnografik eserler ise müze uzmanları tarafından derlenmiştir. Müze salonlarında, Antalya topraklarının geçmişten günümüze kadar kesintisiz olarak süren binlerce yıllık geçmişini yansıtan kronolojik ve birbirinden farklı eserler sergilenmektedir. Özellikle Perge bölgesinde bulunan Roma Dönemi heykeltıraşlık eserleriyle Antalya Müzesi, dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alır.

Antalya Kadın Müzesi ise, 23 Kasım 2015 tarihinde başlangıçta sanal bir şekilde, ardından eğitsel, sanatsal ve sosyokültürel alanlarda dinamik bir aktivite merkezi olarak törenle açıldı. Müze açılışında konuşan Antalya Kadın Müzesi’nin kurucusu, Antalya Tanıtım Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Nizamettin Şen; “Antalya’nın varları sadece deniz, kum, güneş, gastronomi, endemik bitkiler yada kelebekler değil. Antalya’nın varlığı Antalya insanı ve kadınıdır. Onun için Antalya’nın kadın müzesine ihtiyacı olduğunu düşündük. Süregelen kadın hareketinin devamı olarak da hem sanal ortamda hem de ileriki dönemlerde fiziki yapıda yapılması gerektiğine inanıyoruz.” açıklamasında bulundu.


Antalya Kadın Müzesi’nin kuruluş amacı, şehir merkezinde ve kırsal alanda kadın yurttaşlığını yükseltmek, kadınlarla ilgili her türlü konuyu ele alarak kadınların toplumda var olma ve hak ettikleri yeri alma mücadelesi esnasında verdikleri emeği anlatmaktır. Ayrıca müze, kadınlara özel olarak hitap eden ve Antalya’nın geleneksel tarihinin bir parçası olan takı ve aksesuarların satışının yapılacağı bir sanal mağazaya da ev sahipliği yapmaktadır. Mağazada takı olarak telkari inci gerdanlık, telkari mercan gerdanlık, telkari pıt pıt ikili set gibi ürünler satılır. Bunun yanında Antalya Kelebekleri, Yemek Kitabı gibi kitaplar da satıştadır.

Antalya Kadın Müzesi’nde 3 tane farklı sergi vardır.

     1- ANTALYA’NIN BİNLERCE YILLIK TANRIÇALARI

Sergide Neolitik Dönem ve öncesi anlatılır. Antik çağlarda Likya, Pamphylia ve Pisidia bölgelerini karşılayan Antalya ilinin antik dönem tanrıçaları ile ilgili zengin kültüre sahip oldukları bölgedeki kalıntılardan ve yazılı dönemden anlaşılmaktadır. Klasik ve Helenistik dönemlerde Anadolu ve Eski Yunan Tanrıçaları Olympos Tanrılar ailesinin üyeleri
Olarak tapınırlarken Roma Dönemi’nde bazı tanrı ve tanrıçalar gezegen isimleri olarak anılan kimliğe büründüler. Helenistik ve Roma Dönemlerinde ise devlet Pantheonu’ nun unsurları kabul gördü ama bazı erken yerli kültler de Pantheon’ da varlıklarını sürdürdüler.
Bu sergide, Perge Antik Kenti’nde ele geçen ve Antalya Müzesi’nde sergilenen Roma Dönemi’ne ait tanrıça heykellerinden oluşan bir seçki vardır. Bu seçkide asal ve yaygın tanrıçalar vardır. Bunlar, Kybele, Artemis, Aphrodithe, Athena, Leto, Hekate, Hygeia, Tyhke, Nemesis ve Musalar kadın tanrıçalarıdır.
      
  2- YÖRÜK KADIN BAŞLARI SERGİSİ

Sergide, mor fesli elmalı gelin alınlığı, Osmanlı paralı fes, iğne oyalı fes, koşarlı fes, yeşil elbili fes, kırmızı elbili fes, cemelek, nakışlı krep ve tepelik gibi kadınların Osmanlı Dönemi’nde ve öncesinde başlarına taktıkları fesler sergilenmektedir.

  3- YÖRÜK KADIN KIYAFETLERİ SERGİSİ

ÜÇETEK

Uzun bir cebeni andıran, kadife, ipek, çitari veya kutnu kumaşlardan oluşan önü açık belden itibaren etek kısmı üç parçadan oluşur. Maraş işi, sim sırma işleme, oyalar ile süslenen üçeteğin öndeki iki parçası bele bağlanır. Bele bazen tek taraflı üçgen sallama yapılarak şal kuşak bağlanır. Bazen de telkari gümüş işçiliği ile yapılmış ön tarafta gümüşten tokası bulunan gümüş kemer takılır

Üç etek içine genellikle basmadan ya da ipekten yapılmış ağı geniş şalvar, Canfır ve Melas kumaştan yarım yakalı, bağrı açık yaka ağzına, bağır (göğüs)kısmı pullu veya oyalarla süslenmiş içlik (Göynek) veya İçliğin kumaşından yine yaka ve göğsü iğne-pullu oyalı Omuz genişliğinde, yakası açık, kolları ve arkası olmayan hakim yakalı tek parçalı bağırtlak(boyunluk sütlük göğüslük) giyilir.

Üç etek üzerine kollu, üzeri sırmalı fermene diye adlandırılan kısa yelek de kullanılmaktadır.

BİNDALLI
Bindallı Yörük kızlarının düğünlerinde giydikleri gelinliklerdir. Evlendikten sonra       katıldıkları tüm düğünlerde kullanılmaktadır.


YÖRÜK KADIN GİYSİLERİ
Genellikle koyu kırmızı, mor, lacivert gibi koyu renk kadife ve atlas tekniklerle dal, yaprak, çiçek vs. motifler işlenmiş tek parça önü kapalı giysidir.       

     
    BAŞLAR
Üç etek ve bindallılarda başta fes tepelikli olarak kullanılır. Fes üzerine beyaz, oyalı, pullu, yazmalar bağlanır. Pullu ve oyalı örtülerin yanında yeşil, sarı, beyaz, kırmızı renkte yemeniler örtülür. Bu renkler Yörüklerin Orta Asya’dan beri geleneksel renkleridir. Giyenin bekar, nişanlı veya evli olduğunu anlatabilecek niteliktedir.

Yörük kadınları her çeşit malzemeyi süs olarak kullanır, çiçekler bitki tohumları, boncuklar, pul, düğmeler, deniz kabukları renk renk iplikler, yün parçaları, püsküller, at kılları, madeni parçalar ve kanatlı hayvan tüyleri kullanır.

Fesin uç kısmında "alınlık" denilen bir sıra altın veya "vurgun" denilen gümüş gerdanlık biçimindeki takılar takılır. Alınlık ya da vurgunun olmadığı hallerde, fes üzerine altın veya gümüş paralar takılır.

Saçlar, saçlara yapılan örgüler, örgülerin miktarı, kahküller ve zülüfler ile baş süslenmeleri ile bu süsleme şekilleri, evli ya da bekar olduğunu gösterir.

Başa örtüler, örtülerin kenarlarına yapılan oyalar bile giyenin bekar, nişanlı veya evli olduğunu anlatabilecek niteliktedir.


AYAĞA GİYİLENLER
Ayakta, işlemeli yün çorap ve dolamalı çarık bulunur. Zaman zaman da çarığın yerini mes alır.

Serginin amacı, toplumları ve toplumların bireylerini çeşitli yönleri ve boyutlarıyla tanımada ele alınması gereken önemli özelliklerinden birisi olan onların giysi kültürleridir. Bir toplumun giysi kültürü, o toplumun özgün ekolojik koşullarını, ekonomik yapı ve olanaklarını, çeşitli gelenek ve törelerini, değer yargılarını, estetik ve sanatsal özelliklerini, etik değerlerini kapsamlı bir biçimde tanıma konusunda oldukça önemli bilgiler sunar.

Sergide, Antalya Olgunlaşma Enstitüsü tarafından yapılan bölge kültürünü daha iyi tanıma ve tanıtabilmek amacıyla Akdeniz ve Antalya’da yaşayan Yörükler ile ilgili geniş kapsamlı araştırmalar, araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerle yapılan koleksiyonlar sunulmaktadır.


Benim için bu Antalya seyahatinin hayatımdaki ilklerle ilgili bir çok özelliği var ama Antalya’nın bu denli Kadın Dostu bir kent olması hayatımda hep var olmasına neden olacaktır, çünkü cennet anaların ayakları altındadır derler ya cennet vatanımın bu cennet kenti işte bu deyişin kaynağıdır bence.